|
BASINDAN
YANSIMALAR
HEMEN TIKLA |
Bu kitabımda ele
aldığım konular, ileriye sürdüğüm düşünceler, yaptığım yorum ve
değerlendirmelerin hepsi zamanında muhataplarıma ilgili platformlarda
yazılı veya sözlü olarak ilettiğim görüşlerden oluşur.
Bunlar partimle ilgili hususlarda; merkez karar ve yönetim kurulu,
başkanlık divanı, Meclis parti grubunda yaptığım konuşmalar ile
milletvekillerine, parti teşkilatına mektup, rapor olarak gönderdiğim
evraklardan meydana gelir. Parti dışına ait konular ise basın, TV, radyo
ile Meclis Genel Kurulu ve ihtisas komisyonlarında yaptığım beyan ve
konuşmalar ile bakanlara yönelttiğim binlerce yazılı soru
önergelerinden, çeşitli gazete ve dergide yazdığım makale ve
hazırladığım raporlardan oluşmaktadır.
20 yıl süreyle kaleme aldığım bine yakın makale, hazırladığım yüze yakın
raporu, parti farkı gözetmeksizin Meclis’teki tüm milletvekili
arkadaşlarıma da gönderdim. Dolayısıyla kitabımın içeriğinde, kimi sert
gelebilecek ifade, tavır ve yorumların hiç biri sonradan eklenmiş
değildir. Kitabın sonuna eklediğim bir kısım belgeler bunun delilidir.
Ancak kitap ekini kitaptan daha kalın kılmamak amacıyla ekleri kısıtlı
tuttum. Yine de TBMM – ANAP tutanakları ile basın arşivlerine ihtiyaç
duyacak olanların araştırmalarına açıktır.
Yıllar önce ham elmasın tıraşlanıp pırlantaya nasıl dönüştürüldüğüne
dair okuduğum bir yazı bana hayatta önemli bir ölçüye sahip olmamı
sağlamıştı.
Taşın büyüklüğüne, yapısına, elmas tıraşlayıcısının becerisine ve
nihayet geometri kurallarına göre, bir elmasta en fazla 57 adet
yüz-cephe açılabilirmiş. Taşın bir yüzünü altın mücevhere (yüzük – kolye
– küpe – broş vs.) mıhlamak gerektiğinden geriye ışık alıp veren 56 yüz
kalırmış.
Fizik kurallarına göre bir yüzden giren ışık kırılıp diğer 55 yüzden
çıktığından, pırlanta ışıl ışıl parlayan bir taş görünümünü
kazanmaktadır. Pırlanta kelimesi Fransızca parlayan anlamına gelen
“brillant”tan gelir. En iyi ham taş, ehil olmayan bir elmas tıraşçının
elinde, diyelim 35-40 yüzlü yontulursa, o taş büyüklüğüne rağmen az
“ışıltılıdır” ve dolayısıyla daha az “değerlidir”.
Bu örneği hep aranacak, aranması, bulunması gereken “gerçekle”
bağdaştırdım. Gerçek ancak 56 yüzlü olabildiği takdirde bize ışığın
tamamını yansıtabiliyor. Gerçekten korkanlar, çekinenler, kaçanlar ise
halkın önüne 35-40 yüzlü gerçekle çıkıp, gerçeği istedikleri gibi
saptırabiliyorlar. Hayatım boyunca bana gerçek diye sunulanlara bilimsel
anlayış ve araştırmanın temeli olan şüphecilikle yaklaştım. Bizlere
“doğru” diye sunulanların ne ölçüde doğruyu yansıttığını sorguladım; o
doğrunun yanına “yeni bir yüz” açmak için, yani kamuoyuna sunulacak
gerçeğin 56 yüzlü olması için uğraştım. Gerçeğin arkasına saklanmış,
gizlenmiş esas doğrular var mı yok mu aramaya bulmaya çalıştım.
Kitabımdaki yaklaşımın temelinde bu arayış vardır. Bazı yorumlarımın
kimi arkadaşlarımı üzeceğini biliyorum. Ancak bu tepkileri göze aldım.
Amacım kesinlikle kimseyi küçük düşürmek değildir. Kendi değerlerime
göre elmasa bir yüz daha eklemeye çalıştım.
Gerçeği aramada ve yaklaşmada kendi partimle, genel başkanımla, bakan ve
milletvekili arkadaşlarımla ters düşmeyi peşinen kabullendim. Son 10
yılda kendi partisinin kurduğu hükümetlerin başbakanına ve bakanlarına
en duyarlı ve polemiğe açık konularda yazılı soru iletmiş bir
milletvekili olduğum bana iltifat olarak değil, serzeniş olarak zaten
sık sık olarak iletilmişti.
İzmir milletvekilimiz sn. Rüştü Saracoğlu’nun bankalardan sorumlu devlet
bakanı olduğu Anayol hükümeti döneminde kendisine kamu bankaları yönetim
kurullarına yapılan atamalarda “eğitim, yabancı dil bilgisi, deneyim”
gibi unsurların aranıp aranmadığını sorduğumda Mesut Yılmaz başbakandı,
atanan kişiler de eski Milletvekili arkadaşlarımdı. Yazılı sorum üzerine
yapılan atamalar değiştirildi.
1998 yılı başında yine Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde
bankalardan sorumlu devlet bakanı Güneş Taner’i Türk Bank olayı hakkında
sorguladım. Konuyu Mecliste yazılı soru, ANAP grubunda sözlü olarak
gündeme getirip, mevduat sigorta fonundan bu bankaya 400 milyon dolara
yakın bir para aktarıldığını ortaya çıkardım ve bunun hesabını sordum.
Kitabımı okuyanların “Türkiye’yi yönetmeye kalkmış olanların şikayet
hakkı yoktur, ya da 20 yıllık milletvekilliğim sırasında aklı
neredeymiş?” gibi soruları sorabileceklerini de peşinen tahmin ediyorum.
Burada, yazdığım ele aldığım, irdelediğim her konunun, her sorunun
elimdeki tüm imkanları kullanarak üstüne gittim. 20 yıl boyunca bir gün
bile “suya sabuna dokunmayayım, gönülleri hoş tutayım, ben de makam,
mevki sahibi olayım” demedim. Kendi bilgi, beceri, yetenek, eğitim, azim
ve iradem ölçüsünde gece gündüz çalıştım. Haftanın beş günü evde gece
ikilere kadar sürekli çalıştığımın şahidi ‘’yeter artık’’ diyen ailem
oldu.
Hayatı boyunca çok yazmış birisi olarak, bu kitaba başladıktan sonra
kitap yazmış olanlara yönelik saygım on kat arttı diyebilirim. Meğer ne
zormuş kitap yazmak. Yüzlerce sayfa boyunca mantık çizgisini koruyup,
iddia ettiğiniz hususların, savunduğunuz fikirlerin belirli bir
tutarlılık içinde olmasını sağlamak. İnanın hiç kolay değil. Daha ilk
kitabımda, bu iş bana zor geldiği için söylemiyorum. Dört beş kitap
yazıp yayınlamış birine rastlarsanız o kişinin derin bir saygıyı hak
ettiğinin bilinmesini istediğim için belirtiyorum.
3 Kasım seçimlerine katılmayıp aktif siyasetten ayrılmaya karar verdiğim
günlerden itibaren bir kitap yayınlamayı tasarlamaya başladım. Aklımda
1983’ten bugüne yaşayıp, şahit olduklarımı içeren iki kitap ile “Sigara
yasağı hakkında verdiğim mücadeleyi, insan hakları ve Türkiye’nin
uluslararası alanda karşılaştığı haksızlıkları, Ermeni soykırım
iddialarını ve devlet yapısının değişmesini” ele alan beş-altı konu
vardı.
Başlamak için yöntem olarak teybe konuşup sonra bunu yazıya geçirmeyi
düşünüyordum. Ancak teybe konuşmak, konuları bilip sizi sorularıyla
yönlendiren, tahrik eder biri olmadan, sıkıcı ve tekdüze bir teknik
oluyordu. Bu sorunu aşmak için kafa yorduğum günlerden bir gün postacı
bir mektup getirdi. Ankara’dan bir yayıncı bana aradığım çözümü
sunuyordu.
Yazmaya niyetli olduğum bu kitaba bir an önce başlamamı sağlayan kişi,
daha önce hiç tanımadığım Osman Gürkan olmuştur. Kendisine özellikle
teşekkür ediyorum. Emre Kocaoğlu kendi kitabının verdiği deneyim ve
birikimle yazılarımı sabırla iki kez elden geçirdi, Meral Kuban, Nurdan
Camcı ve Çiğdem Şiranlı hanım kızlar ise yorulmadan konuşmalarımı yazıya
çevirdiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi
Alper Görmüş düzeltmelerimi sabırla yaptı. Tüm yardımı geçenlere ve bir
sonraki kitabım da buluşmayı dilediğim, bu kitabımı alıp okuyan sizlere
ayrı ayrı teşekkür ederim.
BEYNİMİZE KİMLER, NASIL GİRER?
Koyun karaciğerinde bulunan bir kurtçuğun (Fasciola hepatica) varoluş
hikayesi doğanın inanılmaz karmaşıklığının ve düzeninin bir örneğini
oluşturur. Bu parazit kanla ve hepatit hücreleri ile beslenir ve
bulunduğu koyunun karaciğerine yumurtalarını bırakır. Ancak yumurtalar
burada gelişip patlayamazlar. Hikayeleri de bundan sonra başlar.
Yumurtalar dışkı yoluyla vücuttan atılırlar, olgunlaşma dönemi sonunda
patlayıp minnacık bir larva çıkarırlar. Bu larva daha sonra bir sümüklü
böceğin vücuduna geçer, burada çoğalır. Larvalar yağmur mevsiminde
böceğin sümüğüyle dışarıya atılırlar. Dışarıda sümüğün beyazlığına
karışan larvalar inci salkımlarını andıran biçimler oluşturup
karıncaların dikkatini çekerler. Bu salkımları yiyen karıncaların
vücuduna sızan larvalar burada kurtçuk haline dönüşürler. Artık bir
koyunun karaciğerine yerleşme zamanı gelmiştir.
Ama nasıl ve hangi yolla? Koyunlar karınca yemediklerine göre,
karıncanın içine yerleşmiş kurtçuklar koyun vücuduna nasıl
gireceklerdir? Doğa ayrıca işi iyice yokuşa sürmüştür; koyunlar sabah
erken saatlerinde özellikle otların kökünü değil, ucunu yemeği severken,
karıncalar ancak hava ısınınca dışarıya çıkarlar ve otların üstüne
tırmanmadan diplerinde dolaşırlar. Koyunun, içi kurtçuk dolu hastalıklı
karıncayla birlikte otu yiyebilmesi için karıncanın sabah erken saatte
otun ucuna yerleşip, yenmeyi beklemesi gerekir. Bu durumun oluşması
mümkün müdür?
Karıncanın vücuduna yerleşmiş olan 30-40 kurtçuktan yalnız bir tanesi
karıncanın beynine yerleşir. İşte bu andan itibaren karıncanın
davranışları tamamen değişir; kurtçuk karıncayı esir alır. Bütün diğer
karıncalar uyurken, bir tek kurtçuğa esir düşen karınca, sabah diğerleri
uyurken erken saatte kalkar, yuvasından çıkar ve koyunların en çok
sevdiği ot cinsine tırmanır, otun en tepesine tüner ve koyunun gelip o
otu yemesini bekler.
Eğer o gün bir koyun gelip üstünde karınca olan o otu yemezse, güneşin
çıkıp havanın ısınmasıyla birlikte karınca kurtçuğun hakimiyetinden
kurtulur, kendine gelir ve ottan inerek yuvasına geri döner. Ancak
kurtçuktan kurtuluş bir günlüktür, ertesi sabah yine erken saatte
kurtçuğun dediği olur, karınca yuvasından erken saatte çıkar ve… Doğanın
bu traji-komik oyunu, karıncanın tünediği ot koyun tarafından yeninceye
kadar devam eder.
Beyne yerleşen kurtçuk dışarıyı görmeden karıncayı nasıl
yönlendirebiliyor? Ot seçimini nasıl yaptırabiliyor? Havanın ısınması
neden ve nasıl karıncanın tekrar iradesini ele geçirmesini sağlıyor? Bu
soruları biyologların cevaplandırması gerekir diyebiliriz.
Ama bazıları var ki bizlerin cevap vermesi gerekir. Bizim beyinlerimize
de girenler var mı? Varsa kimdir bunlar? Kendi irademizle yaptığımızı
sandıklarımız acaba aslında beynimize girmiş olanların bizlere
yaptırdıkları mı? Beynimize girenler varsa bizleri kimlere yedirmek
istiyorlar? Çok ilkel yapıda, adeta tek hücreli olan bir kurtçuk son
derece karmaşık ve kuvvetli bir yapıya sahip karıncayı ele
geçirebiliyorsa, bizleri de ele geçirmeye çalışan ilkel ve
gelişmemişlere karşı nasıl direnebiliriz? Biz beyinlerimizin mi yoksa
Bey’lerimizin mi egemenliği altındayız?
Bu kitapta biraz olsun bu sorulara cevaplar bulmaya çalıştım. |